|
ŞENAY GÜRLER (Selda Hala)
Ben Selda Hala'yı oynuyorum. Cadılar ama aynı zamanda çok da
tatlılar. Benim canlandırdığım Selda karakteri biraz çılgın, aşık,
romantik, çok canlı bir karakter. Ben küçükken hep görünmez olmak,
insanların düşüncelerini okumak ve uçmak isterdim. Elimde sihir olsa
bütün dünyayı ve kendimi değiştirmek isterdim.
ŞENAY GÜRLER (Fatoş)
Fatoş'tan daha güçlüyüm ben
* İzmir'de doğdum ama doğum yılım sır! Çok haşarı bir çocuktum.
Erkek kardeşimle para karşılığı Hacivat-Karagöz oynatırdık.
* Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum.
Sinema-Televizyon- Fotoğrafçılık okudum, bir yandan da dışarıdan
tiyatro yaptım. Ardından TRT'de sunuculuk... İzmir'de yapabileceğim
her şeyi yaptığıma inandığımda (evlilik, boşanma ve dünyalar güzeli
bir kız çocuğu dahil), kendimi aşmam gerektiğine karar verdim ve
kimseyi tanımadığım koca şehir İstanbul'a geldim; yıl 1992...
Yönetmenlik yapmak istiyordum, oyuncu oldum. İyi ki de olmuşum!
* Geçen yaz Reha Erdem'le "İnsan Nedir Ki?" diye bir film çektim,
ekimde vizyona girecek. Sonra Gülse Birsel'le tanıştım ve rolümü
anlattığında çok etkilendim. Ama ben kesinlikle Fatoş'tan daha güçlü
bir tipim. Çünkü hayatta yalnızsın ve ayakta durman gerekiyor. Ancak
Fatoş'un erkeklerle zaman geçirmesi gerekiyor.
İzmir'den İstanbul’a gelirken yönetmenlik idealiniz varmış. Ama
oyunculukta karar kılmış gibisiniz. Bu süreç nasıl gelişti?
İzmir'de yaşarken, hem okuyup hem de oyunculuk yapıyordum.
İstanbul'a gelince hayat şartların nedeniyle para kazanmam
gerekiyordu. Önce, seslendirme yapmaya başladım, onu benim için her
zaman ayrı bir önemi olan oyunculuk takip etti. Bu durum
yönetmenliğe karşı aşkımı bitmedi elbette. Zaman zaman "keşke
hayatımın bir döneminde yönetmenlik yapabilsem" diye düşündüğüm
oluyor. Bir gün mutlaka bu arzumu gerçekleştireceğime, en azından
kısa metrajlı filmler çekebileceğime inanıyorum.
Oyuncu olarak, şöyle arkanıza baktığınızda neler görüyorsunuz?
Durumunuzdan memnun musunuz?
Aslına bakarsanız, oyunculuk bitmeyecek bir serüven. Tıpkı, hayat
gibi. Her oyunda, her başladığım işte acemi olarak hissediyorum
kendimi. Acemiyim zaten. Oyuncuların içinde inanılmaz bir tutku
bulunur. Oyunculuk yaptıkça keyif alıyorum. Özellikle tiyatro söz
konusuysa bir yandan acı çekiyorsunuz, bir yandan yeni bir şeyler
keşfediyorsunuz.
"Döngel Karhanesi" ve "Korkuyorum Anne"de rol aldınız. Son
filminizde gerçekten çok iyi bir performans sergiliyorsunuz. Diziler
dahi bu yüzünüzü göremiyoruz. Bunun sırrı nedir?
"Döngel Karhanesi" Hakan'ın (Algül) ilk filmiydi. Bence ilk film
için başarılıydı. Sette her şeye hâkimdi. Ama filmi izlediğim zaman,
en azından kendi açımdan- kendimi eleştirdiğim birçok yön oldu. Bu
nedenle de "Korkuyorum Anne"yi ilk filmim olarak kabul ediyorum. Bir
şeyi çok istersiniz ve gün gelir isteğiniz gerçekleşir, "Korkuyorum
Anne" biraz bu duruma uygun bir film. Reha Erdem’le çalışmak benim
için çok önemliydi. Filmde rol almamı teklif ettiğinde, gerçekten
çok heyecanlandım. Bir süre İpek’le (filmdeki karakterin adı) yatıp
kalkmaya başladım. Ayrıca Reha, sette hem çok disiplinli hem çok
samimi bir yönetmen hem de çok iyi bir arkadaş. Filmin senaryosu da
çok sağlam. Senaryo insanı heyecanlandırıyor. Çalışmaya başladığımda
elim ayağım titriyordu. Işıl (Yücesoy), Bülent (Emin Yarar), Ali (Düşenkalkar),
Köksal (Engür) başta olmak üzere filmin tüm kadrosu Reha’ya inandı.
Hepimiz yönetmene inanmasının sağladığı motivasyon, işe de yansıdı
sanırım. Ayrıca Reha, bizlere güvendiğini sürekli hissettirdi.
Güvensizlik içinde bulunulan bir anda öyle bir açılım getirdi ki,
"evet burdan da bakabilirim" diye düşünmeden edemedik.
Dizide gördüğümüz oyuncuyu sinemada izlediğimizde, oyunculuk
açısından büyük farklar olduğunu gözlemliyoruz. Dizilerde, oyuncular
oyunculuklarını, yönetmenler ise geniş bakış açılarını sergilemekte
neden bu derece cimri davranıyor?
Filmde çalışırken bir sahne için bir gün ayırabiliyorsunuz. Belki bu
çekilen sahne filmin iki dakikasına tekabül ediyor ama bıkmadan
usanmadan en iyisini yakalamak amacıyla çalışıyorsunuz. Televizyon
dizileri daha çok tüketime yönelik. Zaten dizilerde, seyircinin
hoşuna gidecek bir şey yakaladığınızda sürekli onu tekrarlıyorsunuz.
Yeni bir şey katmaya ya da aramaya ihtiyaç duymuyorsunuz. Sinema
ışığıyla, kostümüyle yönetmeniyle çok daha farklı bir alan. Her
şeyden önce bir sanat. Yönetmenler de öyle bakıyorlar. Sinema söz
konusu olunca daha fazla özen gösteriyorlar. Sonuç olarak sinema,
hem oyuncuya hem de yönetmene çok daha heyecan veriyor.
Diziler ekonomik getirinin dışında, oyuncuya ne kazandırıyor?
Öncelikle popülarite sağlıyor. Eğer tiyatroda oynuyorsanız,
televizyondan kazandığınız popülerlik sayesinde insanlar sizin
yüzünüzü tanıyor ve oyununuza geliyor. Ayrıca artık film cast'ları
da dizilerden seçiliyor. "Bu oyuncu geniş kitleler tarafından
izlenir"diye düşündükleri için böyle davranıyorlar galiba. Tabii,
bir handikapı da göz önünde bulundurmak gerek, yeteneği olmayan
insanlara hak etmediği roller veriliyor. Benim bir sürü yetenekli
arkadaşım var, ama işsiz, güçsüz evde oturuyor.
Oyunculuk açısından bir getirisi var mı?
Elbette, sürekli kamera karşısındasınız. Ayrıca kendinizi sürekli
izleme şansına sahipsiniz. Bu da kendinizi eleştirme imkânı veriyor.
Üç tane kısa film çektiğinizi öğrendik. Bu filmlerin temaları neler?
Bu filmleri öğrencilik dönemimde çektiğim için, çoğu öğrencinin
yaptığı gibi deneysel işler. Sembollerden yola çıkarak bir şeyler
anlattım. İlk filmim rüyalarla ilgiliydi. O filmimi hâlâ seviyorum.
Ama ikincisi kötüydü (gülüyor). Bitmeyen bir kısa film çekmişim.
Aslında hocalarımızın "zor olan basit anlatabilmektir" derdi. Şimdi
bir film çeksem aynı konuları seçmezdim, daha basit konuları
anlatmayı yeğlerdim.
Sinema eğitimi almış kameranın önünde ve arkasında bulunmuş bir kişi
olarak Türk sinemasına nasıl bakıyorsunuz? Favorileriniz hangi film
ve sinemacılar?
Metin Erksan'ın "Sevmek Zamanı"nı beğeniyorum. Zeki Demirkubuz'un
"Masumiyet"ini etkileyici buluyorum. Son zamanlarda ise Ahmet
Uluçay’ın yönettiği "Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak" adlı filmi
çok samimi buldum ve çok sevdim. Yönetmenlere gelince, Reha Erdem
ile ilgili görüşlerimi bir önceki soruda açıkladım zaten, bence onun
sineması bambaşka. Halit Refiğ ve Yavuz Turgul’un sinemasını
beğenirim. Daha doğrusu, kendi sinema dilini yaratan yönetmenlerin
filmleri ilgimi çekiyor diyebilirim.
İstanbul'a geldikten sonra tiyatroyla bağlarınızı da kopartmadınız.
Bunun için özel bir çaba sarf ettiniz mi?
Tiyatro aşkım hiç bitmeyecek. Çünkü o bambaşka bir sanat dalı.
Sinema aslında yönetmenindir. Onun dünyasının bir parçasısınızdır.
Tiyatro ise oyuncunun er meydanı; kişi oyunculuğunu orada gösterir.
Canlı canlı çıkıp oynuyorsunuz. Ayrıca oyuncuyu çok dinamik tutan
bir tarafı var. Bir buçuk yıldır tiyatroda oynamadım, kendimi çok
yarım hissediyorum. Benim için önemli olan ruhumun doyması. Ruhumun
doyduğu yer, daha çok kendimle kavga edebildiğim yer oluyor. Benim
için de tiyatro böyle bir yer de duruyor.
Audi A3 kullanıyorsunuz. Audi'yi tercih etme sebebiniz nedir?
Audi'yi her zaman çok beğeniyordum. Çünkü çok sağlam bir marka
olduğunu ve otomobillerinde buna uygun üretildiğini düşünüyorum.
Tasarımı beni her zaman etkiledi. Yeni bir otomobil alacağım zaman
oldukça geniş bir araştırmaya girdim. Birkaç markaya odaklandım.
Deneme sürüşleri yaptım. Audi'de çok rahat ettim. Çok doğru bir
tercih yaptığımı düşünüyorum. Yolu güzel kavrıyor. Yola hâkim
oluyor.
Tiyatro ve dizi oyunculuğundan sonra ‘Sen Olsaydın’ isimli programa
başladın...
Daha önce de TRT için kültür-sanat programları sunmuştum aslında.
Değişik şeyler yapmak, kendimi aşmak, geliştirmek istiyorum. Bu
canlı yayın bana ürkütücü geldi önce. Hafta içi her gün ve bir
yandan da Avrupa Yakası’nın çekimi vardı. Gerçekten sunum açısından
zor. Biz bir öyküyü alıp yazıyoruz, en ufak detaylarını atlamamam
gerekiyor. Ardından bir ünlü konuğumuz geliyor ve ona ben bir öykü
anlatmaya başlıyorum. Öyle bir noktaya geliyoruz ki 'Sen olsaydın ne
yapardın' diyorum.
- Ağırlıklı olarak kadın ünlüler katılıyor programına...
Genellikle kadınlar var ama erkek konuklarım da olacak. Genelde
ilişkilerden ve ilişkilerdeki çıkmazlardan konuşuyoruz. Aslında
radikal bir program ve elimizden geldiğince her konuya değineceğiz.
Konuşulmayan şeyleri gündeme getirmeye çalışıyoruz.
- Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer'le birlikte oynadığınız Oyun
Atölyesi'yle tiyatro devam ediyor mu?
Geçen yıl Ermişler ve Günahkarlar'ı oynamıştık. Bu yıl çok yoğun bir
dönem. Ben bu yıl oyunda yer almasam da bizim yüreklerimiz hep
birlikte. Tiyatronun açılışını birlikte yaptık, üç sezon birlikte
oynadık.
- İzmir’den geldin. Kaç yıl oldu İstanbul'daki yaşamına başlayalı?
Çok oldu, 1992 sonunda geldim. İstanbul’da ciddi bir mücadele
verdim. Hele hiç unutmuyorum ev arıyordum, ekim ayı lapa lapa kar
yağıyordu. Paramın yeteceği bir ev bulmam gerekiyordu, suratım
donmuştu, bütün evler kümes gibiydi, kalınabilecek gibi değildi.
Sokakta hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım.
- Geçmişte bir evlilik yaşadın ve bir kız çocuğun var bu
evlilikten...
Çok erken yaşta oldu bu evlilik. Kızım Duygu, 19 yaşında. Şimdi
Paris’e dil okumak için gitti. İnşallah dil sorununu çözdükten sonra
orada sanat okuyacak. Yeğenim de benimle yaşıyor. İki tane çocuğum
var diyorum.
- Sen yalnız kadın olarak mı devam ediyorsun hayatına peki?
Ben valla yalnızım ve zamanım da olmuyor. Yalnız kadın olarak da
keyifli devam ediyorum hayatıma. Evlilik yaşamadım bir daha. Bakalım
hayat neyi getirir ya da götürür.
|